x

İnsanlık tarihinde nice peygamber, ulema, hükümdar, devlet adamı, komutan, bilgin suikasta maruz kalmıştır. Suikastın kökenleri tarihin en eski devirlerine kadar uzanır. Suikast, maksatlı ve planlı bir şekilde stratejik açıdan önemli ve etkili bir kişinin öldürülerek safdışı edilmesidir. En sinsi suikast ise zehirlemedir.

Peygamber Efendimiz (ASM) de birçok kere suikasta maruz kalmıştır. Hayber’in fethinden sonra ise, bir Yahudi kadın tarafından zehirlenmek istemiştir. Dört Halifeden üçü suikast neticesi şehit edilmiştir.

Bediüzzaman Said Nursi de pek çok defa zehirlenmek suretiyle suikastlara maruz kalmıştır. Ömrü boyunca 19 kez zehirlenmesine rağmen –Allah’ın inayetiyle- 82 yıllık dopdolu bir ömür geçirmiştir.

Bu yazıda Bediüzzaman Said Nursi’nin ömrü boyunca kaç defa zehirlendiğine dair bilgilerin izleri takip edilecektir. Öncelikli olarak Risale-i Nur Külliyatı’nda yer alan metinler gözden geçirilecektir. Bu metinlerde yer alan bilgiler de, Son Şahitler’de yer alan Nur Talebelerinin tanıklıklarına başvurularak tafsil edilecektir.

Aziz Üstad, ilk olarak 1923 yılında Ankara’da zehirlenir. Bir mektubunda bu ilk zehirlenişini “başka bir mana var!” vurgusunun örtülü üslubuyla şöyle dile getirir:

“Yeni geldiğimiz zaman çiçek aşısı doktoru beni aşıladı. O kolum çıban çıktı ve şişti; o şiş aşağıya iniyor, beni yatırmıyor, abdestte sıkıntı veriyor. Acaba benim vücudum aşıya gelmez veyahut başka bir mana var! Yirmi sene evvel beni Ankara’da aşıladılar, şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor, rahatsızlık veriyor. Bu da öyle olmasın, diye hatırıma geldi. Sizde nasıl? (Şualar, s. 272)”

Aziz Üstad’ın Barla hayatı (1927-1935) ve Eskişehir hapsinde (1935-1936) zehirlendiğine dair Risale-i Nur metinlerinde herhangi bir kayıt yoktur. Fakat bu durum herhangi bir zehirlenme olmadığına dair kesin bir kanaat de vermez.

Aziz Üstad, 1936 yılından 1943 yılına kadar Kastamonu’da mecburi ikamet etmiştir. Kastamonu hayatının 1941, 1942 ve 1943 yıllarında 3 kez zehirlenir. Bu zehirlenmeler Ramazan ayına denk getirilmiştir. Aziz Üstad, Kastamonu Lahikasının bir kısım mektuplarında zehirlenmekten kaynaklanan hastalıklarından bahsetmiştir.

Bir Ramazan ayında zehirlendiğini Kastamonu Lahikasındaki bir mektubunda şöyle bildirir: 

“Bu Ramazan-ı Şerifin başında doktorun ihbarıyla ve kuvvetli emarelerin delâletiyle ve birden hararet kırk dereceden geçmesiyle tebeyyün eden, zehirlemekten gelen şiddetli hastalık hengâmında… (Kastamonu Lahikası, s. 207)”

Bir başka mektupta ise dağda zehirlendiğini talebelerine haber verir: 

“Sonra, dağda müthiş bir zehirlenmeden mütevellit gayet ağır surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çıktı. (Tarihçe-i Hayat, Kastamonu Hayatı, s. 288)”

Aziz Üstad, Kastamonu’dan sonra dokuz ay kadar Denizli hapsinde (1943-1944) kalır. Denizli mahkemesi tarafından beraat kararı verilmesi üzerine Aziz Üstad bir kez daha hapishanede zehirlenir. Tarihçe-i Hayat’ın Denizli Hayatı bölümünde bu zehirlenme hadisesi şöyle nakledilir:

“Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinden bir kısmı, hapiste dokuz ay kaldıktan sonra beraat kararı üzerine tahliye ediliyor. Fakat Said Nursi Hazretlerini hapishanede zehirliyorlar; ölüm tehlikesi geçiriyor. Cenab-ı Hakkın inayetiyle kurtuluyorsa da, tarihte hiçbir kimseye yapılmayan zulüm, işkence ve ihanetlere maruz bırakılıyor. (Tarihçe-i Hayat, Denizli Hayatı, s. 350)”

Denizli hapsinden sonra Aziz Üstad Emirdağ’da (1944-1948) ikamet eder. Bu dört yıl içinde dört defa daha zehirlenir. Risale-i Nur metinlerinde zehirlenme sayıları ilk defa Emirdağ Lahikasındaki mektuplarda yer alır. Bu mektuplarda 8., 9., 10. ve 11. zehirlenmeler sırasıyla şöyle bildirilir:

“Hem beni bu sekizinci defadaki zehirlendirmeleri dahi yine akim kaldığını size beşaret veriyorum. (Emirdağ Lahikası-I, s. 35)”

“Ben, teessürattan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zayıf olmakla beraber gizli münafıkların desiselerle müteaddit suikastları için bu vasiyeti yazdım. (Emirdağ Lahikası-I, s. 118)”

“Ben vasiyetnamemi yazdığım aynı zamanda, gizli münafıklar, benim itimad ettiğim hizmetçilerimi zabıta tarafından yanıma gelmekten men ettikleri aynı vakitte, fırsat bulup, tanımadığım birisiyle, sabık dokuz defadan daha tesirli bir zehir bana yutturdular. (Emirdağ Lahikası-I, s. 122)”

“İki defa imha için hapse ve on bir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar (şimdi on dokuz defa oldu). (Emirdağ Lahikası-I, s. 168)”

Son mektupta parantez içinde “şimdi on dokuz defa oldu” ifadesi geçer. Bu ifade Aziz Üstad’ın zehirlenme sayısına dair Risale-i Nur Külliyatı’nda yazılı nihai rakamdır.

Tarihçe-i Hayat’ta “Üstad’ın Emirdağ’da zehirlenmesi” başlığı altında şu detaylara yer verilmiştir: “Bir siyasî memurun iğfali ve ‘imhası için yukarıdan emir aldık’ demesine aldanan bir bekçibaşı, Üstad’ın penceresine geceleyin merdivenle çıkarak yemeğine zehir atmış; ertesi gün Üstad zehirlenerek kıvranmaya başlamıştır.”

Son Şahitler’den Osman Çalışkan’ın hatırasında Aziz Üstad’a 1945 yılında zehirli suikast tertip edildiği anlatılır. Suikasta teşebbüs edenlerin merdiven dayayarak pencereye çıktıkları ve Üstad’ın yemeğine zehir attıkları zikredilir. Mehmet Çalışkan’ın şehadetine göre, bu olay Pakistan’ın kurtuluş günü (23 Mart) gerçekleşmiştir.

Emirdağ hayatından sonra Afyon hapsi (1948-1949) başlar. Afyon hapsinde tecrid-i mutlakta iken Bediüzzaman üç defa zehirlenir. 12., 13. ve 14. zehirlenmeler Afyon hapsinde vuku bulmuştur. Tarihçe-i Hayat’ta (Afyon Hayatı, s. 529) 1948 yılında Afyon hapishanesinde zehirlendiği zaman hasta haliyle çekilmiş fotoğrafı mevcuttur.

Üstad’ı ziyaret maksadıyla Emirdağ’a giden Muammer Şenel, Üstad’ın kendisine “Bak, bana tam 14 defa zehir verdiler. Halık’ın öldürmediğini kimse öldüremez.” Dediğini nakleder. Abdülvahid Tabakçı’nın hatırasında ise, 1948 yılında Aziz Üstad’a zehir veren kişinin Tatar asıllı Afyon savcısı olduğu bilgisine yer verilir.

Aziz Üstad, Afyon hapsinden sonra ikinci defa Emirdağ’a gelir. 15. zehirlenme 1950 yılında burada gerçekleşir.

“Afyon’daki resmî ve makam sahibi bir iki masona haber vermek ve taharri ettirmek ve kilitli olan iki odamda yemek ve içmek kaplarıma zehir atmak için, fevkalade bir tarzda dama çıkmışlar ve iki odanın her birinin bir penceresini kırmadan acip bir tarzda açıp içeriye girmişler. (Emirdağ Lahikası-II, s. 262)”

16. zehirlenme 20 Haziran 1952 yılında, Ramazan ayının 27. Gecesi Emirdağ’da gerçekleşir. Son Şahitlerden Mehmet Özpolat hatırasında zehirlenmeden dolayı Üstad’ın yüzünün bembeyaz olduğunu, dilinin beyazlaştığını ve mübarek gözlerinden yaşlar aktığını bildirmiştir. Aziz Üstad, Mehmet Özpolat’a zehirlenme olayına dair şu detayları da anlatmıştır:

“Kardeşlerim, kardeşlerim, masonlar beni bu gece zehirlediler. Ben bu gece sahur yemeğimi, soğuması için penceremin kenarına bırakmıştım. Masonlar bekçiyi öğretmişler. Bekçi tahta merdivenle penceremin kenarına kadar çıkıp arsenik zehrini yemeğime koymuş. Ben de yedim, çok hasta oldum, Cevşen’i okudum. Allah’a yüz bin defa şükür, kurtuldum.”

Aziz Üstad 1952’de Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul’a gelir. Sirkeci’deki Akşehir Palas otelinin üst katında yemeğine zehir konulmak suretiyle yeni bir suikastta daha maruz kalır. Bu zehirlenme hakkında Son Şahitlerden İbrahim Fakazlı’nın hatırasında bir kısım detay bilgileri yer almıştır. Fakazlı, Üstad’ın kaldığı odaya komşu iki odada kalanların ifadelerinin alındığını, onlar içinden Ermeni Taşnak militanını Üstad’ın bizzat tespit ettiğini ve suçunu itiraf ettirdiğini anlatır. Bu kişinin suikast için Edirne’den geldiğini ve gece yarısı otele gelip yan odanın penceresinden Üstad’ın tabağına zehir attığı tespit edilir.

Aziz Üstad’ın daimi virdi içinde Cevşen-i Kebir ve Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî de vardır. Bu duaların feyzi ve kudsiyeti onun zehirlenmelerden şifa bulmasına ve ölümden muhafaza edilmesine tesirli bir vesile olmuştur. Aziz Üstad ölümden kurtulmuştur kurtulmasına, lakin tesirli zehir sebebiyle çok şiddetli ızdırap ve hastalıklar da peşini bırakmamıştır. Her defasında haftalarca aç, susuz denecek bir perişaniyet ve şiddetli hastalık halini yaşamıştır. Bu meşakkatli ve zahmetli anlarında dahi Aziz Üstad asla namazlarını terk etmemiştir.

Peki, bütün bu suikastların arkasında olan kimdir?

Bediüzzaman’ın Darü’l Hikmet’ten (1918-1922) bir dostu olan Seyyid Sadeddin Paşa’nın ifadesiyle “kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi”dir. Zındıkayı, yani dinsizliği Anadolu’ya yerleştirmek isteyen bu komite, bu maksadının önünde en büyük engel olarak Bediüzzaman’ı görmüştür. Onun vücudunu ortadan kaldırmak için her türlü şeytani desiseye başvurmuş, hatta resmi hükümetin nüfuzunu dahi bütün şiddetiyle sonuna kadar kullanmaktan çekinmemiştir.

Hülasa, Risale-i Nur metinlerinde Aziz Üstad’ın zehirlenme sayısı 19 olarak nakledilir. Son Şahitler’den Refet Barutçu Üstad’ı -vefatından yaklaşık iki buçuk ay önce- 11 Ocak 1960 Pazar günü, Emirdağ’ında ziyaret eder. Aziz Üstad ona “Ben çok hastayım. Bana 21 defa zehir verdiler.” Demiştir. Bütün bu bilgilere dayanarak Aziz Üstad’ın en az 19 defa zehirlendiğine kesin olarak hükmedilir. Refet Barutçu’nun şahitliğini esas alarak, Üstad’ın 21 defa zehirlendiğini söylemek de yanlış bir aktarım olmayacaktır. Sözlü kültürde çokça dile getirilen 23 rakamı ise sahih bir kaynağa dayanmıyor.

 

****************************

BUZ GİBİ HAPİSHANEDE, DUDAKLARI ÇATLAMIŞ, YÜZÜ SİMSİYAH KESİLMİŞTİ. TALEBESİNİ GÖRÜNCE AĞLAYARAK KARDEŞİM BENİ ZEHİRLEDİLER DEDİ…

Dünyada en çok zulme uğramış bir İslam alimi olan Bediüzzaman Said Nursi (r.a.) hazretleri, 1923’ten itibaren 1956’ya kadar, bilinen toplam yirmi üç defa hunharca acımasızca zehirlenmişti. Bunlar genellikle hapishanelerde ilaç ve yemeklerle vuku bulmuştu. Muazzez Üstadımızın zehirlenme vak’alarından birkaç tanesini naklediyoruz:

kastamonu-004.jpg

Kastamonu

Hapis, sürgün, gözaltılar. Ne yaparlarsa yapsınlar Üstadı Kur’ana hizmet yolundan çeviremezler. Kastamonu’da ölsün gitsin diye bir yere sürgün edilmişti. Fakat Kastamonu’nun salih evlatları üstadımızın etrafında toplanmaya başlaması üzerine “derin” adamlar, harekete geçmekte gecikmez. Ve üstadı zehirlemeyi planlarlar. Ve hain planlarını uygulamaya koydular…

Üstad zaman zaman dağlara gidip teneffüs ve tefekkür eder. Bir gün yine bu maksatla kaldığı evden çıkar. Yolu üzerindeki bakkaldan Çoğu zaman meyve gibi yiyecek bir şeyler yanına alır. Üstad’ı gözetleyen ajanlar, söz konusu bakkaldan alış veriş yaptığını tesbit ederler. Bunun üzerine o bakkalı elde ederek Bediüzzaman hazretlerine verilecek meyvelere zehir katarlar. Üstad, o gün yine parasını vererek bir miktar meyve alır. Aldığı bu meyveler daha önceden zehirlenmiştir…

Cevaplar.Org

 

Üstad, çoğu zaman olduğu gibi Hancı Mehmed’den kiraladığı doru ata biner. Tashihi yapılacak kitaplar sebebiyle o gün Mehmed Feyzi Ağabey geri kalır. Tashihi bitirip gidecektir Üstadın yanına. Üstad dağa varınca meyveleri yemeğe başlar. Yer yemezde zehirlenir. Vücudundan adeta kan çekilmeye başlar. İstifra eder ve attan düşer. Yerde kendinden geçmiş şekilde yatar. At, üstadın yanından uzaklaşıp şehre gelir. Hana vardığında yeri eşelemeye ve kişnemeye başlar. Sahibi neler olup bittiğinden habersizdir.
Mehmed Feyzi Ağabey oraya gelmesi de ilginç bir şekilde olmuştur. Evde tashih yaparken kapı çalınır. Dışarıdan :

Üstad seni çağırıyor! diye bir ses işitir. Kapıyı açıp baktığında kimseyi göremez. Bu durum üç kez tekrarlanır. Üçüncü defa da kimseyi göremeyince, telaşlanır:
Bunda bir iş var! deyip Hancı Mehmed’in yanına koşar…

Bakar ki at orada ama Üstad yok! Hayvan lisan-ı haliyle adeta bir şeyler söylemektedir. Mehmed Feyzi Ağabey vakit kaybetmeden ata atlayarak süratle, dağa doğru koşar. Üstadı yolda yarı baygın bir halde bulur. Hemen attan iner. Üstad’ın başucuna gelir. Üstad hafifce gözünü açar. Kardeşim Feyzi! Beni zehirlediler. Tanıdığım bir adamdı diyebilir. Üstadı Mehmed Feyzi abi ata bindirip eve getirip yatırır. Üstad günlerce hasta yatar…

Dr. Tahir Barçın ağabey Bediüzzaman’ı çeşitli zamanlarda zehirlediler diyerek bir hatırasında şöyle anlatır:

Eskişehir hapsinde de tifo aşısı diye sol meme üzerinden zehir şırınga ediyorlar. Vücut zehiri tecrit ediyor. Orası sertleşmiş kalmıştı. Zamanla zehir yavaş yavaş balmumu şeklini almış, bir defasında da kopmuştu. Parçasını ayırmış, saklamış. Bir gün ziyaretine gittiğimde, ‘Bak’ dedi. O parçayı sol göğsünün üzerinde çukurluğa koyuyor. Tam oraya uyuyor. Zehirlediklerini ispat ediyor. Her şeyi ispatlı, ispatsız bir şeyi yok. Uydurma değil. Halbuki deri altında her şey kana karışır. O karışmamış, sertleşmiş kalmış. Cenabı-ı Hak muhafaza ediyor…

Ahmet Nazif Çelebi Ağabey anlatıyor:

Afyon hapsinde bir gün bir fırsatta Üstâd’ın koğuşuna girebildim. O sıra Üstâd’ı zehirlemişlerdi. Kışın da en soğuk günleriydi. Yüzüne baktım, adeta simsiyah kesilmiş, dudakları çatlamış, ateşler içinde kıvranmaktaydı. İhtiyarlık ve çok fazla zafiyetiyle beraber, o ağır zehirlenmeden mütevellid çok perişan, odasında kimsesiz, yalnız yardımcısız bulunduruluyordu. Üstâd Hazretleri beni görünce ağlamaya başladı. Ben de ağladım. İkimiz bir müddet ağladık. Dedi: Kardeşim, ben çok perişan bir durumdayım. Seni Allah gönderdi. Sağını solunu aceleden düzelttim, etrafını süpürüp temizledim. Zaruri ihtiyaçlarını gördüm ve çıktım…

******************************************************